30 Ekim 2014 Perşembe

TANZANYA - DARÜSSELAM'DA BİR GÜN

3 EKİM 
Bu kez biraz kalabalık çıkıyoruz yola tam 42 kişiyiz. Kurban bayramına bir  gün kala Gülden, Alper ve ben havalimanında buluşuyoruz. Alper Kilimanjero'ya Gülden'le ben Darüsselam'e uçuyoruz. Ekibin geri kalanıyla bayramın 1. günü Darüsselam'da buluşacağız.  THY ile uçuşumuz tam 7 saat sürüyor. Gece 2.40 gibi iniyoruz Julius Nyerere Havalimanına. Burası ülkenin en büyük havalimanı imiş ama bizi şaşırtacak kadar küçük.


VİZE ÜCRETİ 50 DOLAR
Pasaport kontrolü öncesi vizelerimizi almak üzere sıraya giriyoruz. Uçakta dağıtılan vize formlarını doldurmuştuk zaten, bunlarla birlikte pasaportun arasına vize ücreti olan 50 doları koyup görevliye teslim ediyoruz. Ardından isimlerimizin okunmasını bekliyoruz. Verilen sıraya göre değil karışık okunuyor isimlerimiz. Vizemizi aldıktan sonra pasaport kontrolü için yeniden sıraya giriyoruz. Pasaport kontrolü sırasında görevli resmimizi çekip parmak izimizi alıyor.


Biz pasaport işlemlerimizi tamamlayıp çıkıncaya kadar valizlerimiz gelmiş bile. Valizlerimizi alıyoruz ama dışarı çıkmada önce bir de bagajlarımızı güvenlik bandından geçiriyorlar. Nihayet işlemlerimizi tamamlayıp dışarı çıkıyoruz. Çıkışta bizi otelimize götürmek üzere bize burada hizmet verecek olan Antilope Tur şirketinden Ömer Bey bekliyor. 

BARIŞ ÜLKESİ DARÜSSELAM
Tanzanya'nın en büyük şehri olan Darüsselam arapçada "Barış Ülkesi" demekmiş.  Şehir, 1974'e kadar ülkenin başkentiymiş. Bu tarihten sonra Dodoma'nın başkent olmasına karar verilmiş. Darüsselam başkent olma ünvanını Dodoma'ya kaptırmış ama 1996'ya kadar başkent olarak kalmış. Yeni başkent Dodoma olmasına rağmen Darüsselam hala bürokrasinin merkeziymiş. Ülkenin ekonomi, kültür, eğitim ve ticaret işleri Darüssalem'den yönetiliyormuş. Denizin karanın içine girmesiyle oluşan haliç, doğal limanı olarak kullanılıyormuş. 

Darüsselam de dikkatimi çeken ilk şey yolların oldukça bozuk oluşu. Neredeyse hiç asfalt yok. Olanda zaten delik deşik. Ayraca sokak lambaları da yok denecek kadar az. Otel yolu üzerinde sokakta, kapıların önünde uyuyan insanlar görüyoruz. "Bunlar evsizler mi?" diye soruyorum Ömer'e. Hayır diyor, "onlar Masai burada gece bekçiliği yapıyorlar". "Bekçi uyur mu?" diyorum, uyusalar bile onlara kimse yaklaşamazmış korkarlarmış Masai'lerden burada. Daha sonra Masaileri de ayrıca yazacağım.

Otelimiz şehir merkezinde Tiffany Diamond Otel. Otele varışımız saat 4'ü buluyor. Zaten bu gece rezervasyonumuz olmadığı için sabahı beklememiz gerekiyor. Biz odamızı beklerken Tanzanya'ya gelmeden blogları okurken tanıştığım http://tanzanyanotlari.blogspot.com.tr/  yazarı Sibel geliyor ziyaretimize. Sibel gerek yazılarıyla, gerekse şahsi olarak sorduğum her soruyu cevaplayarak bu seyahat öncesi bana çok yardımı oldu. Birlikte dışarı çıkıp önce döviz bürosundan biraz para bozduruyoruz, 1 dolar 1670 THS. Aklınızda olsun 2003 tarihinden eski oldumu almıyorlar doları. Aslında hemen her yerde dolarla alış veriş de yapabiliyorsunuz ama bazen kuru daha düşük hesaplıyorlar. Ardından  kendimize burada kullanmak üzere birer telefon hattı alıyoruz. Çünkü Turkcell'in Tanzanya'da geçerli paketi yok. Buradan aldığımız hata, internet paketi yapıp Türkiye ile öyle haberleştik.
Sibel'e şehri gezmek istediğimizi söyleyince bize bir günde öncelikli görmemiz gereken yerlerin listesini yapıyor. Yaya gezebilirsiniz ben bugüne kadar bir şey yaşamadım ama bazı bölgeler tehlikeli olabilir diyor. Ardından bir taksi çevirip pazarlık ediyor. 5 saat için 50000 shiling yani 30-35 dolar arası bir rakama anlaşıyor. Elimize listemizi alıp koyuluyoruz yola. Bu şoförümüz Salun. Arabaya binip konuşmaya başlayınca Salun'un yok denecek kadar az ingilizce bildiğini fark ediyoruz. Ama bu saatten sonra yapabileceğimiz bir şey yok, biraz tarzanca gezmeye başlıyoruz şehri.



Ellerinde fincanlar kahve içen insanlar görüyoruz sokakta. Burada alışkanlıkmış meğer sabahları kahve içermiş herkes sokak satıcılarından. Satıcılar ellerindeki çaydanlık benzeri kaplarla hemen oracıkta ateşin üzerinde pişiriyorlar kahveyi. 






Ardından rengarenk giysileri, sırtlarında çocukları ve başlarında taşıdıkları yükleriyle kadınlar çekiyor dikkatimi. O kadar yükü nasıl taşıyorlar başlarında şaşıyorum. Bu bir yetenek olsa gerek.



Darüssalem kalabalık bir şehir. Gelmeden okumuştum trafik bir kilitlendi mi saatler sürebiliyormuş açılması. Ama bizim şansımıza olsa gerek, biraz sakin bugün. Trafik sakin ama her yer delik deşik, insanın Tanzanya'nın en büyük şehirlerinden birinde oluğuna inanası gelmiyor. Bazı bölgelerden geçerken Salun aracın camlarını kapatıyor. Çantalara dikkat, camı açıp fotoğraf çekmeyin diye uyarıyor. Sibel de söylemişti zaten bazen trafik ışıklarında durunca gözünüzden gözlüğü yada elinizden konuştuğunuz telefonu bile alıp kaçan oluyormuş. 

Ulaşım için daha çok bisiklet, dala dala dedikleri minibüs ve bajajileri kullanıyorlar. Bajajiler Hindistandaki tuk tuklardan etkilenerek yaptıları üç tekerlekli taşıma araçları.  



FISH MARKET - BALIK PAZARI
Salun ilk olarak fish market yani balık pazarına götürüyor bizi. Burası o kadar kötü kokuyor ki boş ver gezmeyelim diyorum önce Gülden'e ama sonra merakım baskın geliyor ve giriyoruz pazara. Deniz kabuklarının satıldığı bölümü geziyoruz önce. Çeşit çeşit deniz kabukları, deniz yıldızları hatta köpek balığı çenesi bile gösteriyorlar bize.
Balıkçılar yolun deniz tarafında. Vakit öğleyi geçtiği için balıklar çoktan satılmış. Çok az balık kalmış pazarda. Alıcılar koli koli balıkları sürükleyerek geçiyorlar yanımızdan. Pazarda herkes meşgul. Kimi kalan balıklar için pazarlık yapıyor, kimi elindeki dev balıkları parçalıyor. Hatta pişirmeye başlayanlar bile var. Çoğu fotoğraflarının çekilmesinden hoşlanmıyor, öfkeyle bakıyor kameraya ama kimisi de poz veriyor bize.

 
Pazarın dışında yol boyunca herkes bir şeyler satıyor. Çeşit çeşit tropikal meyveler, hamur işleri, hatta bir tezgahta bizim hamsiye benzer bir balığa bile rastlıyoruz. Kızartmışlar kağıt külahlara koyarak satıyorlar  çerez gibi. Doğrusu çok merak ediyorum tadını. Ama ilk günden midemi bozmak istemediğim için sadece birtane ağzıma atıp tadına bakıyorum. Tadı da bizim hamsiye benziyor aslında.


Yol boyunca görüntülenecek o kadar çok şey var ki anlatamam. Ama dedim ya yerli halk fotoğraflarının çekilmesinden pek hoşlanmıyor. O yüzden sadece izin alarak çekebiliyoruz bir kaç kare. Hatta bazen önce izin verip sonra da para isteyen bile oluyor fotoğraf için. 



ÇANTALARA DİKKAT
Biz yolumuza devam ediyoruz. Next stop Mama Masai diyoruz Salun'a. Niyetimiz yol üzerinde Enjipai ve Mama Masai diye buraya özgü şeylerin satıldığı 2 yeri görmek. Hakana Matuta (sorun yok) diyor Salun ve bizi Coco Beach'e getiriyor. Coco Beach Oyester bölgesinde upuzun bir plaj. Adının Coco Beach olmasınin sebebi bu bölgede hindistan cevizi ağaçlarının çok olmasındanmış. Plaj hafta sonları kalabalık oluyormuş. Bugün Cuma olduğu için plajda nereseyse hiç kimse yok, sadece tezgahlarda yemek ve meyve satan yerli halk var. Şoförümüz kişisel eşyalarımıza, özellikle çantalarımıza dikkat etmemiz konusunda uyarıyor bizi. Hemen yanımıza gelip bize hindistan cevizi ve hindistan cevizi cipsi satmaya çalışıyorlar. Merak ediyorum ama deneme kısmını başka zamana bırakıyorum. 




KÜÇÜK PRENS'İN BAOBAP AĞAÇLARI
Biz her gördüğümüz değişik şeye bu ne, bu ne diye soruyoruz ya bu kez bir binanın bahçesine giriyor Salun. Nereye geldik diye sorunca hastaneye diyor. Niye geldik deyince de arkamızdaki ağacı gösteriyor. Ne olduğunu anlatmaya ingilizcesi yetmiyor ama dev bir ağaç duruyor karşımızda. Gülden'le ben kollarımızı açtığımızda bile minnacık kalıyoruz ağacın yanında. Sonradan öğrendik ki Baobap ağacıymış bu. Küçük Prens kitabını okuyanlar hatırlar, hani gezegenini onlardan korumaya çalıştığı dev ağaçlar Baobap'lar.


SOKAKTA SATILANLARA DİKKAT!
Buradan sonra Salun bizi kendisinin mama diye hitap ettiği hintli bir hanımın yanına götürüyor. Salun'un müşterilerindenmiş. Bizi misafirperverce karşılıyor, bir şeyler ikram etmek istiyor. Teşekkür edince de çantasından çıkardığı hamur işini çıkartarak bunu bari yiyin diyor.

Kırmayıp birer tane alıyoruz. Biz tatlı tuzlu arası bu ilginç şeyi yerken "aman sokaklardan bir şey alıp yemeyin" temiz değildir siz alışkın değilsiniz diye de bizi uyarıyor.

Kapının önüne çıkar çıkmaz şeker kamışı sattıklarını görüp aaa deneyelim diyorum. Ben sıkıp bize suyunu vereceklerini sanırken soyup parçalayıp bir poşete koyup elime tutuşturuyor. Şeker kamışı havuçtan daha sert içinde lifleri bol, sulu bir şey ama yutulmuyor. O şekerli tadı ve suyu gidince çıkartıp atıyorsunuz.

TROPİKAL MEYVE CENNETİ
Salun'un Mama Masai yada Enjipai'yi bulamayacağını anlayınca listedeki bir sonraki yere, Slipway'e gitmeye karar veriyoruz. Ancak şoförümüz tropikal meyvelere olan merakımı fark etmiş olacak yol kenarındaki meyve tezgahını görünce biz daha bir şey demeden duruyor. 2000 shiling verip bir dal muz alıyoruz. Muzlar bizim alıştığımızın aksine minik minik ama oldukça lezzetli. Yeniden yola koyulup Slipway'e doğru giderken bulamamış olmak içine dert olmuş olacak ki  masai diyerek bizi sepetler, tahta oymalar, maskeler, incik boncuk satılan bir yere getiriyor.
Yeniden yola koyulunca bu kez lüks yapıların olduğu bir bölgeden geçiyoruz. Meğer elçiliklerin olduğu bölgeymiş burası. Burada fotoğraf çekmek yasak. Türk Elçiliğini görünce hemen duruyoruz. Kapıdakiler türkçe bilmiyor ama Türk olduğumuzu söyleyince resim çekmemize izin veriyorlar. İçeri giriş için bir takım işlemler yapmak gerekiyor, vaktimiz dar olduğundan bahçeyi çekip ayrılıyoruz. 

YİNE HAKUNA MATATA
Arabaya binip haydi Slipway'e diyoruz Salun'a. Hakuna matata deyip bu defa da bizi Coco Beach'in diğer ucundaki yerlilerin takı tezgahına götürüyor. İki tane de Masai görünce acaba biz Mama Masai dedikçe Masai görmek istediğimizi mi sanıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Burada bir de kaju ağaçları görüyoruz ilk kez. Ama daha olgunlaşmamışlar. Kaju bu yeşil meyvenin uç kısmında oluyormuş.


Nihayet Slipway'deyiz. Slipway deniz kenarı bir otel. Otelin yanında da alış veriş yapıp, oturup bir şeyler yiyip içebileceğiniz dükkanlar var. Burada orijinal bir sürü şey bulabilirsiniz ama fiyatlar biraz pahalı. Dükkanlara gire çıka epey vakit harcıyoruz. Sonunda aklımız kalarak ayrılıyoruz Slipway'den.



HİNT OKYANUSUNA KARŞI YEMEK
Darüsselam de son durağımız Sea Cliff Hotel. Burası bir şeyler yiyip içebileceğiniz hoş bir yer. Gün boyu her gördüğümüzü tatmaktan aklımıza gelmemiş yemek yemek. Hint okyanusuna karşı deniz ürünlerinden oluşan akşam yemeğimizi yerken buraya özgü passion fruit söylüyorum içecek olarak. Tadı değişik ama ben sevdim.

Yemeğin ardından Salun bizi otele bırakırken 50000 shlinge anlaşmış olmamıza rağmen 5 saati aştık diye 50 dolar istiyor. Elbette itiraz ediyoruz. Sonunda 60000 shlinge razı oluyor. Meğer bunu sık sık yaparlarmış. Yani ikna edebilirsem diye deniyorlarmış şanslarını. 

Darüsselam'daki bu ilk günün ardından daha saat 9.30 olmadan dalıyoruz uykuya. Yarın sabah ekibin geri kalanıyla buluşup safari yapmak üzere Arusha'ya uçacağız.

Not: Fotoğrafların bir kısmı Darüsselam'da bana yol arkadaşlığı eden Gülden'e ait. Katkılarından dolayı teşekkürler.


 

22 Ekim 2014 Çarşamba

TANZANYA'YA GİDERKEN



Bu kez 11 günlüğüne Tanzanya'ya gidiyorum. Bir yıl önce Hüseyin abi Ayak izleri'nde etkinliği açar açmaz adını yazdıran ilk 3 kişiden biri bendim yanılmıyorsam. Ve nihayet o gün geldi çattı ama Afrika'ya gitmek o kadar  da kolay değilmiş. Yolculuk öncesi bir hayli hazırlık yapmam gerekti.




Tanzanya'ya nasıl gidilir?
İstanbul'dan Tanzanya'ya haftanın her günü 2 uçuş var. THY ile Hem Darüsselam, hem de Kilimanjero'ya direkt uçabiliyorsunuz. Hatta bazı yabancı hava yolu şirketleri de Tanzanya uçuşlarında istanbul'da aktarma yaparak THY'yi kullandırıyor yolcularına.  Bizler biletlerimizi aylar öncesinden almamıza rağmen yine de oldukça pahalıydı, neredeyse bir Avrupa tatili fiyatına.




Alınması gereken sağlık önlemleri neler?
Bilmem daha önce gitmediğim bir bölge olmasından, bilmem okuyup dinlediklerimden bu yolculuk beni biraz fazla heyecanlandırdı. Tabi Afrika'ya gitmek Avrupa'ya gitmek gibi değil. Bir takım sağlık tedbirleri almak gerekiyor. Mesela sıtma bu bölgede sık rastlanan bir hastalıkmış hala. O yüzden de sıtma ilacının yanı sıra sinek kovucuda aldık yanımıza.
Hatta Tanzanya için artık zorunlu değil denmesine rağmen sarı humma aşısı bile yaptırdım. 

Bu konuda daha fazla bilgi almak isterseniz www.seyahatsagligi.gov.tr sitesine bakabilirsiniz. Merak ettiğiniz her şeye cevap veriyorlar ve çok ilgileniyorlar. Hatta ellerinde mevcutsa sıtma ilacını da ücretsiz veriyorlar. Bunu yanında güneş kremi ve şapka bu seyahatin olmazsa olmazlarından. Ayrıca safari için yanınızda tülbent, bandana ya da maske almanızı da öneririm. Çünkü çok toz oluyor. Yalnız bu anlattıklarım gözünüzü korkutmasın, çünkü benimle birlikte seyahat eden arkadaşların bir kısmı ne aşı yaptırmıştı, ne de sıtma için ilaç kullandı.
  
Tanzanya Vizesi 
Tanzanya için önceden vize almanıza gerek yok. Ülkeye girerken 50 dolar karşılığı kapıda vize alıyorsunuz. Tanzanya'nın resmi dili Swahili, para birimi ise Tanzanya şilini (TZS). Ancak ingilizce ülkede yaygın bir dil olduğu için her yerde ingilizce derdinizi anlatıp dolar ile ödeme yapabiliyorsunuz. Ancak alış veriş yaparken, taksiye binerken mutlaka pazarlık etmenizi öneriyorum. Burada da bizdeki gibi turist tarifesi uyguluyorlar.

Tanzanya'da ne yenir?
Tanzanya'ya gelirken en çok yemek konusunda endişeliydim ama bu konuda hiç sıkıntı yasamadık. Bol bol deniz ürünü yedik. Fiyatlar da turistik otel restoranlarında yiyor olmamıza rağmen oldukça uygundu. Oysa tropikal meyvelerle öğün geçirmeye kendimi hazırlamıştım. Sokaklarda da bir sürü yiyecek satıyorlar ama merak ediyor olmama rağmen cesaret edip hiç birini deneyemedim. Ha bu arada suyu mutlaka kapalı şişelerden içmenizi ve hiçbir içeceğinize buz attırmamanızı öneririm. Buz için çeşme suyu kullanıyor olabilirler. Belki biraz abartmış olabilirim ama risk almamak adına ben dişlerimi bile şişe su ile fırçaladım. 



Sivri sinekler
Tanzanya'ya giderken bir diğer korkum ise  sivrisineklerdi tabi. Özellikle akşam saatlerinde başa bela olduklarını duymuştum. Bu sebeple sinek kovucu spreylerden ve bilekliklerden de aldık yanımıza. Yemek konusunda olduğu gibi  bu konuda çok şanslı çıktık. Şahsen ben 11 gün boyunca sadece 3 tane sivrisinekle karşılaştım. Dönünce anlattığımda daha önce giden arkadaşlarımı inandıramadım. 

Sanırım Ekim Tanzanya'da sineklerin az olduğu bir dönem. Ama yine de bir sivri sinek ısırığı ile bile sıtma olunabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak tatil boyunca seyahat sağlığı merkezinden almış olduğum sıtma ilacını kullanmak zorunda kaldım. Arkadaşların bir kısmı Tanzanya'dan aldıkları tek dozluk sıtma ilacını kullandı.

11 gün boyunca bu uzak diyarda neler yaptık, nerelere gittik, nelerle karşılaştık detayları gün gün yazdıkça buradan paylaşamaya devam edeceğim. 

24 Temmuz 2014 Perşembe

TANZANYA



Kurban bayrmında Ayak İzleri ile Tanzanya'ya gidiyorum. Biletlerimizi taaa Nisan'da aldık. O zaman bile oldukça yüksekti, neredeyse bir Avrupa seyahatine bir bilet. Gerçi ben millerimle aldığım için sadece vergisini ödedim. Biraz pahalı bir seyahat ama ordan burdan okuduklarım biraz gözümü korkutsa da Serengeti'de safari ve Zanzibar'da  final için değeceğini düşünüyorum. Dönünce yazacağım bakalım gerçekten değiyor mu?

3 Temmuz 2014 Perşembe

SİLLE KÖYÜ KONYA



Konya'da ikinci günümüz. Otelde güzel bir kahvaltının ardından 9.30'da yola koyuluyoruz. Otelden Sille Köyü'ne varmamız yarım saat sürüyor. Burası Karamanlı Ortodoksların mübadele öncesi yaşadığı şirin bir rum köyü. Kimisi yıkılmaya yüz tutmuş evlerin, kimisi ise restore edilmiş hala  kullanılıyor. Butik oteller, kafeler, sanat atölyeleriyle cap canlı bir köy. Dün akşam buraya gelmediğimize içerleyip, bir dahaki Konya ziyaretimizde Sille Köyün'de konaklamaya karar veriyoruz.

Köyün içerilerine doğru ilerlerken eski taş köprü çıkıyor karşımıza. Sanki Mostar Köprüsü'nü alıp Sille Köyü'ne koymuşsun gibi. 

Bu arada yumuşak volkanik kayalara oyulmuş mağaralar çekiyor dikkatimizi uzaktan. Vaktimiz sınırlı olduğu için buralara tırmanıp bakamıyoruz yani şart oldu Sille'ye bir kez daha gelmek.


Köyün yukarılarına doğru yürürken Aya Elenia Müzesi çıkıyor karşımıza. Burası aslında kilise, Hagios Mikhael yada Büyük Kilise olarak biliniyormuş. Kilisenin giriş kapısının üstündeki Karamanlıca kitabede, kilisenin 327 yılında İmparator Konstantin'in annesi Helena tarafından yaptırıldığı ve 2. Mahmut ve Abdülmecit dönemlerinde de onarım gördüğü yazılıymış. 




Bayıldım Sille Köyü'ne. Burada daha çok vakit geçirmek istiyoruz ama daha Konya'da gezecek görecek çok yer var deyip yola koyuluyoruz yeniden. Nasıl olsa Konya'ya bir kez daha gelip bu kez Sille Köyü'nde konaklayacağız ya. 


 


ÇİNİ SANDUKALARA HAYRAN OLDUM
Bugün ikinci durağımız Sahib-i Ata Müzesi. Dün akşam kapandığı için gezememiştik. Selçuklu Döneminin muhteşem eserlerinden biri burasıda. Girişi caminin hemen yan tarafında.  El yazması Kuranlar, halılar, özellikle de sandukaların bulunduğu bölüm görülmeye değer. Sahib-i Ata ve çocuklarına ait olan bu çini sandukalar tamamen çini işçiliğiyle kaplı bir türbenin içinde yer alıyor.



ÇATAL HÖYÜK : NEOLİTİK ÇAĞIN KAPISIZ EVLERİ

Sahib-i Ata'nın ardından yolculuğumuz neolitik çağa, Konya'nın Çumra ilçesine. İlk kez orta okul lise döneminde varlığından haberdar olduğum Çatal Höyük'teyiz bu kez. Tarihte 9 bin yıl geriye gitmek, o dönemin havasını tozunu solumak tuhaf hissettiriyor insana. Evlerin kapısız olduğunu, sokakların olmadığını, evlere çatıdan girip çıktılarını öğrenince şaşırıyorum. Evlere çatıdan giriş çıkışlarını gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum. Neye benziyorlardı acaba? Ne yer ne içerlerdi? Nasıl yaşarlardı.




O dönemde bu bölgede 8 ile 10 bin arasında insan yaşıyormuş. Ve burada yaşadıkları 2 bin yıl boyunca hiç bir savaş izine rastlanmamış olması çok ilginç değil mi?


Bu dönem de kaba çanak çömlek yapıldığı söyleniyor. Ancak kazılarda bulunan 9 bin yıllık tuzluğun bugün ki ile aynı olması çok tuhaf. Tabi o dönemde de tuzluk olarak mı kullanılıyordu onu da bilmiyorum ya.  


Çatal Höyük'te kazılar hala devam ediyor. Kazdıkça alttan yeni bir döneme ulaşılıyormuş. Ama evler topraktan olduğu için alta ulaşmak için üstekinden vazgeçmeniz gerekiyormuş. Ne acı değil mi? 



Bugün niyetimiz Beyşehir'e de gitmekti ancak mesafeler bir birine uzak olunca o da bir daha ki geziye kaldı. Beyşehir'e gidemeyince biz de Konya Mutfağı'nın vazgeçilmezlerinden etli ekmek yemek için Meram'a gitmeye karar verdik. Daha doğrusu Emin Çapa'nın öğrencilerinden Ronay ve Nazlı Meram'da Cemo'ya götürdü bizi. Bıçak arası, mevlana, etli ekmek ne yiyeceğime karar veremeyince karıştırarak söyledik. Tek kelimeyle muhteşemdi.

Uçuş saatimize biraz daha var onu da yeniden Konya merkezde değerlendiriyoruz. Geçerken gördüğümüz çarşının tam ortasındaki Aziziye Cami'ye de uğrma şansımız oluyor böylece.


Burası alışılmış cami yapılarından çok farklı her tarafta pencere var, kubbesi oldukça yüksek, içerisi o kadar aydınlık ki. Ayrıca minaresi de bizim klasik minarelerimizden daha farklı. İnternetten baktım buna Türk Baroku deniyormuş. 


Selçuklu Devleti'ne Başkentlik etmiş Konya'da daha görülecek o kadar çok şey var ki. Geriye kalan için başka bir zaman, başka bir seyahate diyerek veda ediyoruz Mevlana'nın şehrine. 

Güzel günler sana gelmez, sen onlara yürüyeceksin... Mevlana





6 Mayıs 2014 Salı

LONDRA'DA YILBAŞI 27-31 Aralık 2012


Adım çok gezene çıkmış bir kere o yüzden de hakkını vermek lazım diye düşünüyorum. Hani Edinburgh'a giderken İngiltere'den vize almıştım ya 6 aylık. işte o başa gitmesin diye Edinburgh'tan döner dönmez daha Eylül'de Fatma ile hemen bir Londra'da yılbaşı planı yapmaya başladık. Zaten geçen yıl Fatma yılbaşı için Londra'ya gittiğinde aklım kalmıştı. Bu yıl birlikte gitmek süper olacak.

Gitme kararını verir vermez hemen uçak biletlerine bakmaya başlıyoruz. Easy Jet, Türk Hava Yolları derken en ekonomik bileti British Airways'de buluyoruz.  Gidiş-dönüş 160 pound. Gezi planımızı yine Fatma yapıyor. Zaten ikimiz de daha önce Londra'ya gitmiş olduğumuz için bu kez turist değil de Londra'lı gibi davranalım diyoruz. Yani yerli halk gibi afternoon tea yapalım sokaklarda dolaşalım, publarda kafelerde oturalım, tiyatroya gidelim. Buraya kadar gelmişken azcık da turist olacağız tabi.

Uçak biletlerimizi aldıktan sonra kalacak yer için yine homestaybooking.com adresine başvuruyoruz. Bir iki adresi inceledikten sonra Fatma'nin gecen yıl konakladığı italyan aile Peter ve Marisa çiftiyle birlikte konaklamaya karar veriyoruz. Sabah kahvaltısı, akşam yemeği ve oda için kişi başı gecelik 22 pound ödeyeceğiz. http://www.homestaybooking.com/host-family-london-1583414678 

Kalacak yeri de hallettikten sonda sıra yapılacaklar listesine geliyor. Bunun için önce kendimize bir grupon uk hesabı ediniyoruz. Burada çıkan fırsatlardan Covent Garden yürüme mesafesinde Kings Way Hall Hotel'den  kişi başı 18 pounda aftrenoon tea alıyoruz. Yine aynı gün akşam için 10 pounda da Findik Kıran Balesi için bilet alıyoruz internetten. Biletlerde standing diyor ama numaralı herhalde merdivenlerde oturacağız diye tahmin ediyorum. Ama olsun Londra'da yılbaşı arifesi Fındık Kıran Balesi izliyor olacağız. Son olarak bir de Fatma'nın çocukluk hayali olan Stone Henge için 35 pounda tur satın alıyoruz artık  hazırlıklar tamam, gelsin 27 Aralık.


27 Aralık Londra'da ilk gün


İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan Londra Heatrow Havalimanı'na varmamız 4 saatten biraz fazla sürüyor. Öğle saatlerinde Londra'dayız. Aramızda 2 saat fark var saatlerimizi 2 saat geri alınca koca bir günümüz oluyor Londra'da.

İlk iş valizlerimizi emanete verip Oyster kartlarımıza yükleme yapıyoruz. Oyster kart bizim Akbil gibi yükleme yapıyorsunuz ve ulaşım için kullanıyorsunuz. Bir kısım tren de dahil otobüs ve metroda geçerli. Akbilden farkı gün içinde 8.50 pounda geldiniz mi artık kartınızdan para düşmüyor. Oyster kartları havalimanında temin etmek mümkün. Alırken bir bedel ödüyorsunuz ama kartı iade edince o bedeli geri alabiliyorsunuz. Yalnız yükleme yaparken hangi bölgeler arası arası yolculuk yapacağınızı belirtmeyi unutmayın.


Sonbaharda Richmond
Oysterlarımıza yükleme yaptıktan sonra doğruca Richmond'un yolunu tutuyoruz. Burası Thames Nehri'nin kenarında çok hoş bir yer. Hele Sonbaharda bir başka güzel oluyor. Fatma'yla nehrin kenarında yürüyüş yapıp bu doğa harikası yerin tadını çıkartıyoruz.

Londra'da dil kursu günlerim

Akşam üzeri yeniden havaalanına gidip valizlerimizi alarak Hounslow'a çok sevdiğim Hasan ailesini ziyarete gidiyoruz. Anne İrlandalı baba Pakistanlı bir aile. Ben Londra'da dil okulundayken sevgili Farah ve Suraiyia ile birlikte kalmıştım. Onlar sayesinde Londra'da o kadar rahat ettim ki. İngilizce konusunda okuldan daha çok faydaları oldu bana. 


Farah yeni evlendiği için balayında onunla görüşemiyoruz ama Suraiya Ambereen ve Mansoor amca ile hoş muhabbetin ardından kızlar bizi Pakistan yemekleri yemeye götürüyor. Yemekler çok baharatlı olduğu için Fatma'nın pek hoşuna gitmiyor ama ben özlemişim doğrusu.

Hounslow'dan High Barnet'e varmamız yaklaşık 2 saat sürüyor. Evde Peter karşılıyor bizi. Ev iki katlı bahçeli tipik bir ingiliz evi. Kısa bir tanışma ritüeli ve kahve ikramının ardından odamıza yerleşiyoruz. 



28 Aralık 2. gün
9 Saatlik uykunun ardında güne ingiliz usulü kahvaltı ile başlıyoruz. Kornfleks, kızarmış ekmek, tere yağ ve ev yapımı reçeller. Marisa kendisi yapmış, bizim reçellere benzemiyor marmelat ve reçel arası kıvamda bir şey.

Londra'da müze girişleri ücretsiz

İlk ziyaretimiz noktamız Tate Modern. Londra'da diğer müzelerde olduğu gibi Tate Modern'e de giriş ücretsiz. Sadece özel bir sergi varsa ve gezmek istiyorsanız bunun için ücret ödemeniz gerekiyor. Müzeyi gezerken Picasso ve Monet'leri hemen tanıyor olmamız bizi mutlu ediyor. Tabi bunu Emin Çapa ile yaptığımız kültür gezilerine borçluyuz. 

Tate Modern'i gezmeyi bitirdikten sonra terasında St. Paul ve Thames'e karşı kısa bir kahve molası verip biraz dinleniyoruz. Ardından nehrin kenarında kısa bir yürüyüş yapıyoruz. Aslında St. Paul Katedralini de gezmek istiyoruz ama Londoner olarak daha yapacak çok şeyimiz var bugün.



Bugün öğleden sonra ingiliz usulü afternoon tea yani 5 çayımız var. Covent Garden Kings Way Hall Hotel Harlequin salonunda. Groupon'dan 18 pounda almıştık. Minik minik sandviç ve keklerden oluşan üç katlı bir tepsi getiriyorlar önümüze. İngiliz usulü sütlü çayla birlikte hemen hemen hepsini midemize indiriyoruz. 



Bu akşam 19.00'da Royal Opera House'da yine gelmeden internetten satın aldığımız Çaykovski'nin Fındık Kıran Balesi'ni izleyeceğiz. O da Covent Garden'da. Bu arada Covent Garden Londra'da çok sevdiğim bölgelerden biri. Küçük küçük kafeler, dükkanlar, ünlü markalar ve pazar var. Yine Transportation Musem ve Royal Opera House da bu meydanda yer alıyor.

18.30'u biraz gece varıyoruz Royal Opera House'a. Biletlerimizi gösterince Fatma ile beni ayrı ayrı kapılardan alıyorlar. Muhteşem gösterişli bir salon. Bu arada bizim biletlerimiz meğer ayaktaymış. Ama ayakta duracağınız yeri bile numaralandırmışlar.  Küçük bir kızın aldığı yılbaşı hediyesi üzerine kurgulanan Fındık Kıran Balesi ilk kez 1892'de St. Petersburg'da oynanmış. Ardından yeni yıl ile özdeşleşmiş ve pek çok bale topluluğu tarafından yılbaşında sahnelenmesi gelenekselleşmiş.


2 Perde olarak oynanan oyun çok hoşumuza gidiyor. Bir Londralı olarak oyundan çıkınca geleneksel publardan birinde içimizi ısıtacak bir şeyler içip evin yolunu tutuyoruz.

29 Aralık 3. Gün
Bugün Stone Henge günümüz. Hava oldukça kapalı ama bu Londra için çok doğal bir şey.
Evden erken çıkamayınca ancak 11.45 gibi tur şirketinde olabiliyoruz. Otoyola çıkınca trafik biraz sıkışıyor. Bu ne acaba ne oldu diye merak ederken maç olduğunu öğreniyoruz. 

Yaklaşık 2.30 saat sürüyor Stone Henge varmamız. Yol boyunca ince ince yağan yağmur biz otobüsten inerken şiddetini iyice artırıyor. Zaman kısıtlı olduğu için yağmurun dinmesini beklemeden otobüsten inip hızlı hızlı geziyoruz. Bu arada yağmur o kadar çok yağıyor ki sırıl sıklam oluyoruz. Acele ile bir iki fotoğraf çekerken aniden güneş açıyor. 

Stone Henge eski ingilizcede asılı taşlar demekmiş. Buranın ne amaçla yapıldığı çözülememiş. O yüzden de uzun süre gizemini korumuş. Romalılar Güneş Tanrısı Apollon ile ilişkilendirmiş. Ortaçağda Kral Arthur'un büyücüsü Merlyn işi olduğu söylenmiş.  Kimisi Kelt rahiplerinin yaptığını düşünmüş. Kimisi içinse gün dönümünde güneşin pozisyonuyla hiza halinde olmasından dolayı yıldızların gökyüzündeki hareketini tahmin etmeye yarayan büyük bir gözlem bilgisayarıymış. 
 

Ancak son yapılan araştırmalar Stone Henge'in yaklaşık 4500 yaşında olduğunu gösteriyormuş ki bu da yazının ve tekerleğin icadından daha önceyi taa taş devrini işaret ediyor. Yani Stone Henge'in o dönemde nasıl ve neden yapıldığı hala gizemini koruyormuş. Bu arada yan taraftaki fotoğrafta dikkatli bakın benim gördüğümü siz de görebiliyor musunuz? Bir insan yüzü var sanki.


 
Stone Henge'e gelmek Fatma'nın çocukluk hayaliymiş ben sırf merakımdan geldim. Görmek gerekli mi derseniz zamanınız bolsa gelin derim . Ama sayılı gün için gelmişseniz Londra'da görecek o kadar çok yer varken Stone Henge'e gelmeseniz de olur derim. Ama Fatma'yla gelmeseydim sanırım aklım kalırdı.


Dönüş yolunda arkamızda oturan Fabricio ve Rogerio ile tanışıyoruz. Onlarda Londraya'ya yılbaşı için gelen iki Brezilyali arkadaş. Bizim Fatma gibi Fabricio'nun da çocukluk hayaliymiş Stone Henge'i görmek. Buradan da Norveç'e gidip kuzey Işıklarını göreceklermiş. 

Akşam Covent Garden'a gideceğimizi söyleyince biz de gelelim, oraya görmedik daha diyorlar. Londra'da dört yabancı Londranın geleneksel publarından birinde akşam yemeği yiyip sohbet ediyoruz. Saat 10 civarı Brezilyalı arkadaşlarımız ile vedalaşıp SOHO'ya doğru yola koyuluyoruz. Yol üzerinde gözümüze bir Irish Pub ilişince Aklımıza Edinburgh'taki Irish Pub geliyor içeri bir bakalım diyoruz. Burası 3 katlı bir yer her katta ayrı bir müzik yapıyorlar. Biraz müzik dinleyip vakit geç olduğu için çok kalmadan evin yolunu tutuyoruz .


30 Aralık 4. Gün
Kahvaltının ardından alışveriş yapmak üzere merkeze iniyoruz. Alışverişte zaman kazanmak için Fatma ile ayrılıyoruz.


 
Gerçi benim gideceğim yer belli PRIMARK. Diğer mağazaların çoğu Türkiye'de var nasıl olsa . O yüzden kendim PRIMARK'ta kaybediyorum. Zaten indirim yapmışlar. 5 ile 15 pound arası değişen fiyatlarda çeşit çeşit elbiseler hırkalar alıyorum.





Alışverişin ardından Fatma ile National Portre Galeri de buluşuyoruz. İkimizde daha önce müzeyi gezmiş olduğumuz için bu kez hızlı bir tur yapıyoruz. Bir de arkadaşımız Ersin'in İsmail Acar tarafından yapılan portresi bir süredir burada sergileniyordu onu görmek istiyoruz. Ama bulamıyoruz çünkü  bir süre önce başka bir müzeye gitmiş.

Akşam üzeri buz pateni izlemek için Somerset House gidiyoruz. Somerset House Thames Nehri kıyısında neoklasik bir yapı. Burası normalde buz pisti değil aslında, kış gelince donduruyorlar.





Dil kursu döneminde gelmiştim ama bu halini çok merak ediyordum. Buz pistinin kenarında mis kokulu kahvemizi içerken Londra'da olmanın keyfini yaşıyoruz.


 
Yarın akşam yılbaşı o yani bugün High Barnet 'te son gecemiz. O yüzden akşam yemeğini evde ev sahibimiz Peter ile birlikte yiyeceğiz. Peter bize Fırında tavuk ve İtalyan usulü makarna yapmış. Yemekler oldukça lezzetli. Aslında oda için ödediğiniz fiyata kahvaltı ve akşam yemeği dahildi. Ama zamanımız kısıtlı ve ev ile merkez arası bir saat sürdüğü için günü bölmemek adına akşamları dışarıda yemeyi tercih ettik .

Yemekten sonra bir şeyler içip biraz müzik dinlemek için dışarı çıkıyoruz. İlk girdiğimiz mekan hoş ama müzik yok şansımızı meydandaki pubda denemeye karar veriyoruz. İyi ki de öyle yapmışız, girdiğimiz pubda bu akşam canlı müzik var. 

Burası mahallenin pubı olsa gerek. Herkes birbirini tanıyor, hatta sırayla sahneye çıkıyorlar. Kimi gitar çalıyor, kimi şarkı söylüyor. Bizde mahalleli olup onlarla birlikte şarkı söyleyip dans ediyoruz. Hatta gece yarısından sonra birisinin evinde devam etmeye karar verip bizi de davet ediyorlar. Bu kibar davetlerine teşekkür edip ayrılıyoruz pubdan.



31 Aralık 5. Gün Londra'da Yılbaşı 
Bugün  yılbaşı ve Londra'da son günümüz. 1 Ocak sabahı erken saatlerde Türkiye'ye dönüyoruz. Akşam Thames kenarındaki yılbaşı partisine kalmayı planlıyoruz. O sebeple bagajımızı havalimanına emanete bırakıp hiç eve dönmemeye, partiden sonra havalimanına gitmeye karar verdik. Fatma geçen yıldan tecrübeli, yılbaşı partisinin ardından belli bir saate kadar Metro çalışmıyormuş. Evle havalimanı arası uzak olduğundan 2 saat için eve gitmeye değmez diye düşündük.

Sabah kahvaltının ardından son bir kaç alacağımızı da High Barnet'ten aldıktan sonra evdekilerle vedalaşarak doğruca havalimanının gidip valizlerimizi emanete bırakıyoruz. Emanetin günlük ücreti 10 pound.


Bagajımızı emanete bıraktıktan sonra Hounslow'daki arkadaşlarımla vedalaşmak üzere yine Hasan ailesine uğruyoruz. Farah balayının devamı için İstabul'a gidiyor geç kaldıkları için onlarla ayaküstü vedalaşıp ayrılıyoruz. Suraiya bizim için cup cake yapmış. Her zaman ki gibi çok lezzetli, zaten Suraiya hamur işi konusunda çok başarılı ama tariflerini vermiyor. 


Merkeze vardığımızda neredeyse akşam üzeri. Biraz Covent Garden, Trafalgar Suqare da dolaştıktan sonra yemek yemek için bir yerler bakıyoruz. Ama yılbaşı olduğu için her yer çok kalabalık. Edinburgh'tan tadı damağımızda kalan steak yemeye karar veriyoruz. Steak Houselarda yer bulamayınca biz de publardan birine giriyoruz. Bu arada yılbaşı sebebiyle pubların büyük bir kısmına giriş ücretli ve belli bir saatten sonra da kapılar kapanıyor ve içeriye kimseyi almıyorlarmış.


Thames'in kenarında havai fişek gösterisi muhteşem
Yemeğin ardından Thames Nehrinin kıyısında yerimizi almak üzere yola koyuluyoruz. Buraya girişi de 7'den sonra kapatıyorlarmış. Ayrıca burada yiyecek ve içecek de satılmıyor. Yani gece boyunca ne yiyip içecekseniz yanınıza almanız gerekiyor. Girişler kapandıktan sonra çıkıp bir şey almanız mümkün değil.
 

Her yer cıvıl cıvıl, her milletten insan var ama çoğunluk turist tabi. Şansımıza hava çok güzel. Ilık bir Londra akşamı gecenin ilerleyen saatlerinde giyeriz diye yanımıza aldığımız yedek kıyafetlere bile gerek kalmıyor.
Gece boyunca DJ eşliğinde şarkı söyleyip dans ediyoruz. Saat 12'ye yaklaşınca Big Ben'den gelen çan sesiyle geriye sayım başlıyor. 

Ardından muhteşem havai fişek gösterisi. Yıllardır Londra'da yılbaşı haberleri yaparken kullandığım görüntünün içinde olmak çok hoş bir duygu.

Partinin ardından dağılırken biraz kalabalık oluyor ama izdiham boyutunda değil tabi.   




  
Biz buradan doğruca havalimanına gideceğimiz için hem metronun açılmasını bekliyoruz hemde biraz daha vakit geçirmek için Covent Garden'da hala eğlencenin devam ettiği publardan birisine giriyoruz. 
Covent Garden'dan Picadilly Line'nı kullanarak doğruca hava alanına gidiyoruz ama daha uçuşumuza neredeyse 4 saat var.




Bilet ve bagaj işlemlerinin ardından biraz da free shop'ta alışveriş yapıyoruz, ardından Londra'da son kahvemizi içerek iki Londra sever biraz hüzünle doğruca uçağımızın yolunu tutuyoruz. Başka bir zamanda yeniden bu şehirde olmayı dileyerek ayrılıyoruz Londra'dan.


Londrada görülecek yerler

Biz bu kısa geziye hepsini sığdıramamış olsak da Londra'nın gezilecek görülecek çok yeri var. Daha önceki ziyaretimden mutlaka görün diyebileceğim yerler

Mutlaka Görün 
Somerset House, Buckingham Palace, Richmond, St. Paul Katedrali, Soho, Covent Garden, Trafalgar Square, Camden Town, Notting Hill

 
Ücretsiz gezebileceğiniz müzeler 
Biritish Museum, Science Museum, Victoria and Albert Museum, Natural History Museum, National Gallery, Tate Modern, London Transport Museum, National Maritime Museum,


Ücretli gezebilecekleriniz
Madame Tussauds, London Eye, Tower of London, Tower Bridge, Sherlock Holmes Museum,



Londranın Parkları
Hyde Park, Regent's Park, Green Park, St. James Park, Greenwich Park, Kensington Gardens, Richmond Park